Antalya Milletvekili Kılıç’tan Fon Krizine Sert Eleştiri

Antalya Milletvekili Kılıç’tan Fon Krizine Sert Eleştiri
Yayınlama: 07.10.2026
5
A+
A-

Saadet Partisi Antalya Milletvekili Şerafettin Kılıç, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında Türkiye’nin gündemindeki önemli başlıklara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Fon krizinden ekonomik sorunlara, enflasyondan Türkiye’nin Ortadoğu politikasına ve Soma’daki maden faciasına kadar çeşitli konulara değinen Kılıç, vatandaşların yaşadığı sorunların çözülmesi gerektiğini söyledi.

Türkiye Büyük Millet Meclisimizin 28. Dönem 5. yasama yılının ülkemiz, milletimiz ve demokrasimiz açısından hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Yeni dönemde Meclisimizin, milletimizin gerçek gündemine daha fazla kulak vermesini temenni ediyoruz.

Çünkü vatandaşımızın Meclis’ten beklentisi çok açık: Adalet istiyor, güven istiyor, geçim derdine çözüm istiyor, çocuklarının geleceğinden endişe etmediği bir Türkiye istiyor.

Biz de yeni yasama döneminde, milletimizin sesi olmaya; gördüğümüz yanlışları açıkça ifade etmeye, çözüm önerilerimizi ortaya koymaya devam edeceğiz.

Değerli Arkadaşlar

Bugün üzerinde durmak istediğimiz başlıkların aslında ortak bir noktası var: Güven ve adalet.

Devlete güven, piyasaya güven, adalete güven, kurumlara güven ve en önemlisi insan hayatının korunacağına dair güven…

Ne yazık ki son günlerde yaşadığımız bazı gelişmeler, bu alanlarda ciddi soru işaretlerini beraberinde getiriyor.

Bunlardan biri, sermaye piyasalarında yaşanan fon krizidir.

SPK’nın aldığı kararlarla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiye sürecine alınması, yüz binlerce yatırımcıyı doğrudan ilgilendiren ciddi bir mesele haline gelmiştir.

Burada mesele yalnızca finans piyasalarında yaşanan bir sorun değildir.

Mesele, vatandaşın yıllarca çalışarak biriktirdiği parasını güvenerek emanet ettiği bir sistemin ne kadar sağlıklı denetlendiğidir.

Devletin görevi, sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale etmekle sınırlı değildir.

Asıl görev, sorun büyümeden onu tespit etmek, vatandaşın mağdur olmasını engellemek ve piyasalarda güveni sağlamaktır.

Bugün sorulması gereken sorular vardır:

Bu fonlar nasıl bu büyüklüklere ulaştı?

Denetim mekanizmaları neden zamanında devreye girmedi?

Riskler daha önce neden görülmedi?

Görüldüyse neden gerekli tedbirler alınmadı?

Ve en önemlisi; vatandaşın mağduriyetinden kim sorumludur?

Bakınız, fon kriziyle çalınan para 980 milyar liradan fazladır.

Bu para ile;

  • 12 milyon emeklinin her birine 80 bin lira ikramiye dağıtılabilirdi!
  • 3 milyon 714 bin örgün üniversite öğrencimizin her birine 263 bin lira burs verilebilirdi!
  • Çiftçi kayıt sistemine (ÇKS) kayıtlı 2 milyon 363 bin çiftçimizin her birine 415 bin lira destek dağıtılabilirdi!
  • Bu para, tarımsal destekler için belirlenen 168 milyar liranın 5 katından fazladır.

Rakamlar aşağı yukarı böyle! Ancak biz emekli, öğrenci, çiftçi dediğimizde iktidar kaynak yok diyor.

Kaynakların nereye gittiği, kimleri zengin ettiği açıkça ortadadır.

Ak Parti içerisinde yönetici, milletvekili, seçmen çoğu kimsenin bundan oldukça rahatsız olduğunu da biliyoruz.

Ancak herhangi bir özeleştiriye dahi tahammül edilemiyor.

İçlerinden bir milletvekili arkadaşımız haklı özeleştiri yaptı, fakat bir gün sonra özür dilemek zorunda bırakıldı!

Böyle büyük bir vurgunda dahi özeleştiriye tahammül edilemiyorsa, sistem çökmüş demektir.

Bununla da kalmıyor. Hırsıza hırsız demek neredeyse suç haline getirilmiş durumda.

Vatandaş haklı olarak bazı isimleri yazıp çaldıklarının hesabını sorunca, sosyal medya hesapları erişime engelleniyor.

Şunu da açıkça ifade etmemiz gerekiyor; hırsız çaldıklarını iade ederek işin içinden sıyrılamaz.

Eğer bunlar yargılanmazsa o zaman ne vicdanlarda ne de binalarda adaleti tesis edemezsiniz!

Değerli Arkadaşlar

Enflasyon yüzde 30’un altına indi diye milletin önüne başarı tablosu koyuyorlar.

Peki vatandaşın hayatında ne ucuzladı?

TÜİK yüzde 29,73 diyor, ENAG yüzde 46,61 diyor.

TÜİK’in kendi verilerinde bile 12 aylık ortalama enflasyon yüzde 31,49.

Konut, elektrik, doğalgaz ve ulaştırma gibi vatandaşın temel giderlerindeki artışlar ise çok daha yüksek.

Üstelik yaşanan fon krizinde yüz binlerce yatırımcının ciddi varlık kayıpları yaşadığı bir dönemdeyiz.

Fakat bu tür servet ve varlık kayıpları TÜFE’nin ölçtüğü enflasyonun içinde doğrudan yer almıyor.

Yani vatandaşın cebindeki paranın, birikiminin ve servetinin ne kadar eridiğini bu enflasyon rakamlarından göremiyoruz.

O halde sadece “Enflasyon yüzde 30’un altına indi” diyerek milletin karşısına çıkmak doğru değildir.

Millet pazarda ne ödediğini, kirayı ne kadar verdiğini, faturasını ve mutfak masrafını biliyor.

Rakamları kâğıt üzerinde küçültebilirsiniz ama milletin yaşadığı hayat pahalılığını küçültemezsiniz.

Milletin aklıyla dalga geçilmemelidir. Bizim istediğimiz, enflasyonun tabloda değil, vatandaşın cebinde düşmesidir.

Değerli Arkadaşlar

Bugün Ortadoğu’da yaşananları doğru okumak zorundayız.

Çünkü mesele sadece İran meselesi değildir. Sadece Gazze meselesi de değildir. Mesele, Ortadoğu’nun geleceğinin kimin hesabına göre şekillendirildiği meselesidir.

Amerika Birleşik Devletleri yıllardır bölgede İsrail’in güvenliğini merkeze alan bir politika yürütüyor.

İsrail’in bölgemize yayılmasını engelleyebilecek güçlü devletlerin etkisinin azaltılması da bu politikanın önemli sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye’nin kendi güvenlik meseleleri ve kendi dış politika tercihleri vardır.

Ancak şunu da görmek zorundayız:

İran’ın zayıflaması, İsrail’in bölgedeki güvenlik hesabını doğrudan etkiliyor.

İşte bu nedenle Türkiye’nin İran’a yönelik attığı her adımını yalnızca Türkiye-İran ilişkileri açısından değil, Ortadoğu’nun bütünü açısından değerlendirmek zorundayız.

Türkiye elbette kendi kararlarını alacaktır. Ancak attığımız adımların kimin işine yaradığına da bakmalıyız.

Eğer bizim attığımız bir adım, başka bir ülkenin bölgesel hesabına hizmet ediyorsa, burada durup düşünmemiz gerekir.

Bizim itirazımız tam olarak bunadır.

Türkiye’nin dış politikası “Amerika ne der?” diye değil, “Türkiye’nin ve bölgenin menfaati nedir?” diye şekillenmelidir.

Aynı mesele Mekke İttifakı için de geçerlidir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan bu yapının resmî olarak herhangi bir ülkeyi hedef almadığı ifade ediliyor.

Biz de daha baştan bu ittifakın niyetini sorgulamıyoruz. Ama siyasette niyete bakmak yetmez.

Sonuca da bakmak gerekir.

Eğer bu ittifak Müslüman ülkeleri birbirine yaklaştıracaksa, bölgenin güvenliğine katkı sağlayacaksa, Filistin davasının elini güçlendirecekse elbette bunu konuşuruz.

Ancak yaşanan gelişmelerin bahsettiğimiz neticeleri doğurmadığı ortadadır.

Çünkü bugün Gazze yalnız bırakılıyor.

Filistin yalnız bırakılıyor.

Müslüman ülkeler ortak bir tavır ortaya koymakta zorlanıyor.

İran yalnızlaştırılırken, bölgedeki diğer ülkeler de farklı güvenlik kamplarının içerisine çekiliyor.

Böyle bir ortamda bizim yapmamız gereken birbirimize mesafe koymak değil, birbirimize yaklaşmaktır.

Türkiye, İran’ın zayıflamasından güç kazanmaz.

Suudi Arabistan’ın zayıflaması Türkiye’yi güçlendirmez.

Pakistan’ın zayıflaması Türkiye’ye güvenlik getirmez.

Bu coğrafyanın bir ülkesinin zayıflaması, diğer ülkenin gerçek anlamda güçlenmesi değildir.

Bizim ihtiyacımız güçlü Türkiye’dir.

Ama güçlü Türkiye; komşuları zayıf olduğu için değil, kendi ayakları üzerinde durduğu için güçlü Türkiye’dir.

Bizim ihtiyacımız güçlü bir İslam dünyasıdır.

Birbirine düşman edilen değil, ortak meselelerde dayanışma gösterebilen bir İslam dünyasıdır.

Ve burada en önemli mesele Gazze’dir.

Bugün Gazze’nin yalnızlığını giderecek bir ortak iradeye ihtiyacımız var.

Filistin meselesini gündemden düşürecek değil, yeniden dünyanın gündemine taşıyacak bir siyasete ihtiyacımız var.

Bu nedenle Türkiye’nin bütün bölgesel adımlarını şu soruyla değerlendirmesi gerektiğini düşünüyoruz:

Bu adım Gazze’nin elini güçlendiriyor mu, yoksa Gazze’yi daha da yalnız mı bırakıyor?

Biz Türkiye’nin kendi kararlarını kendi iradesiyle vermesini istiyoruz.

Washington’ın, Brüksel’in veya Tel Aviv’in bölge için çizdiği hesapların içerisinde Türkiye’nin kendisine bir rol aramasını değil; Türkiye’nin kendi politikasını kendisinin belirlemesini istiyoruz.

Ortadoğu’nun geleceği başka başkentlerde yazılmamalıdır.

Bu coğrafyanın geleceğine bu coğrafyanın halkları karar vermelidir.

Bizim söyleyeceğimiz söz çok açıktır:

Müslüman ülkeler birbirinin zayıflamasından değil, birbirinin güçlenmesinden yana olmalıdır.

Ve bütün bu siyasetin sonunda soracağımız tek bir soru vardır:

Gazze bundan ne kazanıyor?

Eğer bu soruya verecek cevap bulamıyorsak, oturup attığımız adımları yeniden düşünmek zorundayız.

Değerli Arkadaşlar

Türkiye’mizde halen güne “iş kazaları” gündemi ile uyanıyoruz.

Tamamen hüsn-ü niyetle “iş kazası” diyoruz, fakat ne yazık ki bunların çoğu ağır ihmallerden kaynaklanan cinayetlerdir.

Geçtiğimiz gün Soma’da meydana gelen maden faciasında 5 madencimizi kaybettik.

Bu acı hadise yoğun gündem arasında pek konuşulmadı ama her bir madencimizin evinde bir aile, bir anne, bir baba, bir eş, bir çocuk kaldı.

Onlar evlerine ekmek götürmek için yerin yüzlerce metre altına inen emekçilerimizdir.

Bu nedenle Soma’da yaşananları yalnızca “maden kazası” diyerek geçiştiremeyiz.

Elbette olay bütün yönleriyle soruşturulmalıdır.

Sorumluluğu bulunan kişiler varsa hukuk önünde hesap vermelidir.

Fakat bizim asıl sorumuz şudur:

Bu facia neden önlenemedi?

Bir işçinin hayatını kaybetmesini beklemeden tehlikeyi tespit edecek bir denetim sistemi neden kurulamadı?

Teknoloji çağında ülkemizde halen maden facialarının yaşanıyor olması üzüntü vericidir.

Oysaki çoğu facia engellenebilir mutlaka! Yeter ki denetimler olsun, keyfiliklere izin verilmesin!

Devletin görevi yalnızca facia olduktan sonra sorumlu aramak değildir. Devletin görevi, facianın hiç yaşanmamasını sağlamaktır.

Bu düşüncelerle sözlerimi toparlarken milletimizin çaresiz olmadığını buradan bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Saadet Partisi iktidarında Türkiye’de ekonomi; faiz ve borç sarmalından çıkarılacak, üretim ve alın teri merkeze alınacaktır.

Çiftçimiz desteklenecek, emeklimiz ve çalışanımız insanca yaşayabileceği bir gelire kavuşacak, gençlerimizin geleceği başka ülkelerde değil kendi memleketinde olacaktır.

Dış politikada şahsiyetli, bağımsız ve adil bir Türkiye inşa edilecek; Gazze’nin, Kudüs’ün ve bütün mazlumların yanında olunacaktır.

Eğitimden sağlığa, adaletten tarıma kadar her alanda israfın değil adaletin, rantın değil üretimin, gücün değil hakkın üstün olduğu bir Türkiye kurulacaktır.

Bizim hedefimiz sadece iktidar olmak değil; milletin yüzünü güldüren, yeniden güven veren, güçlü ve adil bir Türkiye’yi ve yaşanabilir bir dünyayı hep birlikte inşa etmektir.

Basın toplantımıza teşriflerinizden dolayı siz değerli basın mensuplarımıza ve aziz milletimize şükranlarımı arz ediyor, sizleri Allah’a emanet ediyorum. Sağ olun, var olun.

 

REKLAM ALANI